Eğitim ve sunuma dair…

Halen çalıştığım kurumda Eğitici olarak verdiğim eğitimlerde (Etik, Kamu’da Etik, Etik Davranış İlkeleri, Kalite Yönetim Sistemi, Entegre Yönetim Sistemi, Personel Mevzuatı, İletişim, Motivasyon, Oryantasyon, Resmi Yazışma Kuralları, Farkındalık ve Bilgilendirme) ve kurum dışında gönüllü olarak, Engelli Eğitim Merkezlerinde ve İlköğretim okullarında verdiğim Geleneksel Türk Ebru Sanatı’nı tanıtıcı eğitimlerden yola çıkarak; eğitimlerde yaptığım hazırlıkları, edindiğim bilgileri derleyerek, eğitim ve sunum içeriği / tasarımına ilişkin notlarımı paylaşmak istedim.

Başkalarının yaşamına ışık kattığınızda, o ışık size de yansır.” sözünde olduğu gibi eğitimi iki kelime ile ifade etmek gerekirse; hem eğitici hem katılımcı açısından “karşılıklı paylaşımdır” diyebilirim.

Öncelikle; EĞİTİCİ‘nin, kolay iletişime geçebilen, öğretme isteği olan, kişileri katılıma sürükleyebilen, öğrendiklerini aktarabilen, ikna edici yanıtlar verebilen, tecrübe ve bilgi düzeyi yüksek; anlamlı sözel ipuçları / sözel ve görsel ifadeler / diyagramlar / modeller kullanarak eğitim içeriğinin kodlamasını doğru olarak yapabilen; vaka çalışması / simülasyon / canlandırmalar / oyunlar / hikayeler / yazılı ve sözlü soru yöntemleri / video gibi eğitim metodlarını uygulayabilen; test ve alıştırmalarla / gözlem ile / yazılı ve sözlü iletişim ile / kişilerarası etkileşim ile / performans verileri ile geri bildirim alan kişi olduğunu belirtmek isterim.

EĞİTİM ÖNCESİNDE; eğitim parametrelerinin (katılımcıların analizi, eğitimin amacı, eğitimin hedefleri, eğitim süresi, eğitimin yapılacağı mekanın yeterliliği / oturma düzeni, gerekli materyal / araç / gereç / ses sistemi vb. teknik alt yapı uygunluğu, zaman cetveli ) önceden belirlenmesi / incelenmesi, son dakika sürprizleri ile karşılaşmamak açısından faydalı olacaktır.

EĞİTİM SONUNDA; katılımcılarda (sadece bir kişi bile olsa) davranış değişikliği yaratılabildiyse, bilgilendirme / ikna olduysa ve bunlar yapılırken eğlendirme söz konusu olduysa “eğitim amacına ulaşmıştır” diyebiliriz. Tabii ki bazen bu saydıklarımızdan birisi amaç iken diğerleri yardımcı amaç şeklinde olabilmektedir.

ETKİLİ EĞİTİM / ETKİLİ SUNUM YAPMAK İÇİN;

  • Eğitim başlamadan önce katılımcıları rahatlatıcı ve atmosferi daha çekici hale getiren aktiviteler ( buz kırıcı oyunlar vb.) yapılması,
  • Beden dilinin iyi kullanılması, bilgi verirken; canlı, renkli, hayal gücünü harekete geçirici, yaratıcı aksiyonlar alınması, mizah malzemesinin olması,
  • Eğitim/ Sunum süresinin / giriş / gelişme / sonuç planlamasının iyi yapılması,
  • Sunum içeriğinde; uzun metinler yerine, konu başlığı ve fotoğraf, özlü sözler kullanılması,
  • Eğitim konusunaSunum içeriğine hakim olup, bol bol tekrar yapılması,
  • Sunum esnasında hatırlatıcı kartlar, ( hem takıldığımız yerde bize yardımcı olması hem de ellerimizi kullanmada kolaylık açısından) kullanılması,
  • Katılımcı ile iletişim (sözsüz / sözlü / yazılı / görsel) kurulması,
  • Örnekler (sözel / görsel) verilmesi, gazete haberlerinden bahsedilmesi,
  • Eğitim esnasında katılımcıların durumuna / sayısına / niteliğine göre, çeşitli buz kırıcı / dikkat toplayıcı / iş birliği sağlayıcı oyunlar oynanması, enerji yaratan etkinlikler yapılması,
  • Katılımcıların eğitime dahil edilmesinin sağlanması (soru-cevap / oyun / oylama / grup çalışması / örnek olay vb.),
  • Internet üzerinden erişilebilen çeşitli interaktif programların (kahoot, youtube, mentimeter, vb.) kullanılması,
  • Eğiticinin; eğitim sırasında ve sonunda katılımcıların geri bildirim / görüş / önerilerinin dikkate alarak, kendini dinlemesi ve kendi öz eleştirisini yapması önemlidir.

EĞİTİM PLANI ÖRNEĞİ (*):

EĞİTİM / SUNUM KONUSUNDA KISA NOTLAR:

İnsan; eğitimle doğmaz ama eğitimle yaşar.

Eğitim; insanı özgürleştirme sürecidir.

Eğitim; bireyi insan haline getirmek sanatıdır.

Eğitici; her derde deva olamaz.

Öğrenilmeyen şey, davranış değildir.

Sunumdan önce; imaj / prova / canlandırma çalışması yapılmalı. Çünkü; beynimiz prova ediyor. Canlandırma hayal ederek, ses veya video kaydı ile yapılabilir.

Eğitim sürecinde doğru (diyaframdam) nefes alma / verme tekniğini uygulamak şifadır.

Yaşam bir yankıdır. Yüksek sesle kitap okuyun.

Sunumda devrik cümle değil, kısa cümle kurun.

Telaffuz (konuşma hızı, ses tonu) çalışması mutlaka yapılmalı.

Eğitim / Sunum finali; duyarlı, olumlu cümleyle bitirilmeli.

Ben finalde genellikle bir şiir okurum :))

SON SÖZ

Eğitimin insanların yaşamına ışık kattığını ve gülümsemeyi unutmayalım; bu ışık ve gülüş mucizelere gebedir.

Ayrıca; konuya ilişkin olarak; geçen ay “Liderler Kahvesi” etkinliğinde çok değişik ve hoş bir sunum yapan Sn Ceren BANDIRMA’nın “Mühendisin İK’sı” blogunda yayınladığı “Liderler Kahvesi” başlıklı yazısındaki “Dijitalleşme Yetkinliği “sunumunu tavsiye ederim.

Kaynak: (*) Atılım Üniv. Eğitici Eğitimi modülü

Reklamlar

Hayalinizdeki iş yeri nasıl olmalı?

Hayalinizdeki iş yerinde aşağıdakilerin hepsinin olması mümkün mü?

-Sinema / Tiyatro salonu,

-Resim / Heykel /Sanat atölyesi,

-Hastane / Eczane,

-Elektrik ve Su santrali,

-Ar-Ge bölümü / Laboratuvar,

-Okul / Kreş / Kantin / Lojman,

-Müzik grubu / Radyo / Spor kulübü,

-Balo, dans ve parti yeri,

-Üstdüzey haklar,

-Sosyal sorumluluk projeleri…

“Bu seçeneklerden hepsinin bir arada olduğu iş yerini görmek mümkün değil veya çok zor ! ” dediğinizi duyar gibiyim. Aslında; içinde yaşadığımız 21.yüzyıl koşullarında bu seçenekleri ve hatta daha fazlasını olması gerekenler olarak değerlendirebiliriz.

 

Hayalinizdeki iş yerinde düşündüğünüz koşullar günümüzden 82 yıl öncesinde gerçek olarak yaşanmış.

Evet yanlış duymadınız…!

 

Günümüzden 82 yıl önce 1937 yılında kurulan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasında; çalışma koşullarını, çalışan haklarını, sosyal ve kültürel imkanları, projeleri ve daha fazlasının gerçekten yaşandığını okuduğumda inanamadım, şaşırdım. “Yaşanan savaşlar sonrasında, yokluklar, sıkıntılar, zorluklar içerisinde nasıl olur? “diye sorguladım.

Hayal değil tamamen gerçek…

 

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası; Atatürk’ün, sadece üretim yapılan sanayi kuruluşu değil aynı zamanda bilim, eğitim, sanat ve spor yapılan birer kültür kurumu birer üniversite niteliğinde olan “Sosyal Fabrika” Projelerinin ilk uygulamasıydı. Genç Cumhuriyetin 1.Beş Yıllık Sanayi Planı’nın eserlerinden olup, aynı zamanda 1930’ların dünyasında bir benzerine daha rastlanmayacak kadar özgün “Sosyo-kültürel-ekonomik” bir projeydi.

İşte Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın şaşırtan özellikleri:

  • Fabrikada sinema salonu vardır.

1937 yılında 12 bin kişinin yaşadığı bir kentte, bu fabrika bünyesinde 700 kişilik bir sinema salonu açılmıştır. İki defa memurlara, iki defa işçilere ve iki defa da ustalara olmak üzere haftada toplam altı defa film gösterilmiştir.

  • Fabrikanın korosu vardır.

 

Fabrika çalışanları arasında bir müzik grubu oluşturulmuştur. Klasik müzik seslendiren grup Nazilli, Aydın ve Denizli’de konserler vererek “çok sesli” müziğin Anadolu’da tanınmasını sağlamıştır. Fabrikada yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okuyan bu koro, işçilerin Beethoven’n eserlerine ulaşmalarını sağlamıştır. Fabrikada çalmayı bilen işçilerin kullanımlarına açık bir de piyano vardır.

  • Fabrikada balolar, danslar ve partiler düzenlenmiştir.

1930’ların ortalarına kadar kadınlı erkekli hiçbir toplantıya katılmamış halk, fabrikanın organize ettiği balolar, danslar ve partilerle sosyalleşmiş, özellikle kadınlar ön plana çıkmaya başlamıştır.

  • Fabrikanın ressamları vardır.

Fabrika bünyesindeki desinatörler belli zamanlarda fabrika dışına çıkarak Nazilli ve çevresinin güzel resimlerini yapmışlardır. Fabrika ressamlarının yaptığı bu tablolar açık arttırmalarda satılmıştır. Resim heykel sergileri de düzenleyen fabrika Nazilli’de güzel sanatların gelişmesini sağlamıştır.

  • Fabrikanın spor kulübü vardır.

Fabrikanın bünyesinde kurulan lacivert-beyaz renkli Sümer Spor, futbol, basketbol, atletizm, voleybol, bisiklet, güreş, yüzme, boks branşlarında faaliyet göstermiştir. Fabrika bünyesindeki Sümer Spor futbol sahası Türkiye’nin ilk “alttan ısıtmalı” futbol sahalarından biridir. Ayrıca yine fabrika bünyesinde, basketbol, voleybol sahaları, güreş minderleri, boks ringi, tenis kortu ve paten pisti vardır. Nazilli’de toplumsal kaynaşmayı güçlendiren “paten eğlenceleri” ve” bisiklet yarışları” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın mirasıdır.

  • Fabrika halka bedava basma dağıtmıştır.

 

Bir sosyal fabrika olarak tasarlanan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, sosyal proje ve çevre halka katkı olarak altı ayda bir halka “ıskarta basma” dağıtmıştır.

  • Fabrikada işçi hakları üst düzeydedir.

Çok sayıda işçiyi barındıran fabrika işçi haklarına da çok önem ermiştir. İşçi ve Memur Biriktirme Sandıkları, İşçi Ölüm ve Hasatlık Yardım Sandıkları oluşturulmuş, fabrika içinde işçi sağlığını koruyacak 40 yataklı bir hastane, bir eczane bir de laboratuvar kurulmuştur. Nazilli’nin kabusu haline gelen sıtma hastalığı fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutulmuştur. İşçilere mesleki eğitim verilen fabrikada ayrıca işçiler için beş sınıflı bir okuma-yazma kursu, daha doğrusu bir küçük okul vardır. Sümer İlköğretim Okulu adlı bu işçi okulunun 980 öğrenciye sahiptir. Ayrıca bir işçi radyosu ve işçi çocukları için 26 yatak ve 40 mevcutlu bir kreş kurulmuştur. İşçiler ve memurlar, fabrikanın hemen önünde özel olarak inşa edilen 264 dairelik ve 1000 kişilik lojmanlarda çok uygun bir ücretle kalırken, bekar işçiler için 350 kişilik bir “Bekar İşçi Lojmanı” vardır. Lojmanda kalamayan işçi ve memurları şehirden fabrikaya taşımak için düzenli seferler yapan “gıdı gıdı” adı verilen mini bir tren kullanılmıştır. Fabrika işçilerinin yiyecek ve giyeceklerini temin etmek için fabrika bünyesinde bir kooperatif vardır. Fabrikanın, işçilere hizmet veren güzel ve temiz bir fırını, işçi yemekhanesi ve memur kantini vardır.

  • Fabrikanın Ar-Ge bölümü vardır.

Daha fabrika açılmadan fabrikada kullanılacak kaliteli pamukların çevrede yetiştirilmesi için 200 adet modern tohum ekme makinesi satın alınmıştır. Yine pamuk işinde kullanılmak üzere birçok modern tarım aleti ve makinesi bölgeye getirilerek çiftçilere dağıtılmış ve bunları nasıl kullanacakları öğretilmiştir. Fabrika içinde mekanik odası, fizik laboratuvarı, tarım laboratuvarı gibi Ar-Ge bölümlerinde, fabrikada yapılacak üretimin kalitesini arttırmak için çalışmalar yapılmıştır.

  • Fabrikanın atölyesi vardır.

Fabrikanın büyük bir atölyesi vardır. Bu atölyenin demirhanesi, marangozhanesi, dökümhanesi, kaynak ve teneke işleri yapan bir kısmı, diğer fabrikaların ahşap parça ihtiyacı olan makine vurucu kolları burada yapılırdı.

  • Fabrikanın elektrik ve su santralleri vardır.

Fabrika, bir dönem hem kendi elektrik ihtiyacını hem de Nazilli kentinin elektrik ihtiyacını kendi bünyesindeki bir elektrik santraliyle sağlamıştır. Dört kazan ve üç türbinli olan bu santral, 2500 kw gücündedir. Fabrikanın su ihtiyacını karşılamak için bir de su santrali vardır.

  • Fabrikanın okulu vardır.

Fabrikada hem işçilere mesleki eğitim veren hem de okuma yazma öğreten bir okul vardır. Bu okuldaki mesleki eğitim kurslarında işçiye kursuna göre iplik, dokuma, basma, atölye ve santral sahalarında bilgi verilmiştir. Örneğin 1947 yılında 15 işçi kursa katılmış, 13 kişi mezun olurken 2 kişi sınıfta kalmıştır. Fabrikadaki okulda okuma yazma bilmeyenler için beş sınıflı bir okuma yazma kursu açılmıştır. Okuma yazma kurslarında beş ilkokul öğretmeni görev almış, bu kursu bitiren işçilere de ilkokul diploması verilmiştir. Fabrikanın bir de “Sümer İlköğretim Okulu” adlı bir ilkokulu vardır. Beş sınıflı ve çift eğitimli bu okulda 15 öğretmen, 980 öğrenci vardır. Bu öğrencilerin büyük bölümü de işçi çocuklarıdır.

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası;

14 Kasım 2002’de Özelleştirme İdaresi’nce bedelsiz olarak Adnan Menderes Üniversitesi’ne devredilmiş ve fabrika çalışanları Bursa’ya nakledilmiş, Üniversitenin kullanımı dışındaki büyük bir bölüm, içindeki tarihi makineleri, araç ve gereçleriyle maalesef korunamamıştır.

Gönül isterdi ki! Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, “Tarihi ve Kültürel Mirasımız” olarak aslına uygun şekilde “Müze” olarak korunsun ve gelecek nesillere aktarılsın.

Kaynak:cumhuriyettarihimiz.blogspot.com

“Gerçeklik” üzerine…?

Hiç kimsenin saatlerden kaçamadığı günümüzde; saatler bütün yaşamımızı kuşatmış durumdadır. Saati durdurabilmek mümkün olsa zaman da duracak mı? Kısıtlı süreler içinde koşuşturmalar ile geçen hayatımızdan saatleri çıkarınca her şey altüst mü olacak? Yapmak istediğimiz şeyleri sınırsız bir zaman diliminde yerine getirmek için fırsat mı yakalayacağız? Sevdiklerimizle daha çok vakit geçirebilecek miyiz? Endişelerimiz, üzüntülerimiz, kaygılarımız azalacak mı? Kahkahalarımız, neşemiz, sevinçlerimiz artacak mı?

Çalışma hayatımızda yeri olan; ” Çok yoğunum”, ” Zamanım yok”, “Vakit bulamıyorum”, “Yapacağım bir sürü iş var “, “Yetiştirmem gereken bir proje var”, ” Planlı bir eğitimim var”, “Programlı bir işim var”, ” Toplantıya yetişmem lazım” gibi cümleleri artık söylemeyecek miyiz?

Günlük yaşantımız gerçekliğini yitirecek mi? Yoksa her şeyin bir rüyadan ibaret olduğunu mu anlayacağız ?

Bizi elinde tutan ve günü geldiğinde bırakacak olan saate iyi bakalım, zamanımızı iyi bir söz söyleyerek, iyi bir davranış sergileyerek, iyi bir eylem gerçekleştirerek, iyilik yaparak, iyi şeylerle geçirelim.

Sözü; hayatın gerçeklerini öğreten, hayallerimize tercüman olan, hislerimizi yansıtan, duygularımızın şifresini çözen şiir dizelerine bırakalım…

“belki de bir ağacız biz,

bazen çiçekli bazen çiçeksiz,

bazen kuşlar konar,

bazen kanatlanıp uçar cıvıltıları kalır artlarında şiirlere işleyen,

bazen biz silkeleriz kendi kendimizi acımasız bir rüzgara,

bazen kökümüzden silkelerler benzetirler kupkuru bir ağaca,

ama bir bahar akşamı yeter çiçeklenmek için yeniden baştan ayağa,

insan, umudu maviler durur boşluklarda,

öldükten sonra da gözü hep yıldızlarda…”

Kurumsal Sosyal Sorumluluk ile İnsan Kaynakları etkileşimi ve mini anket…

Sosyal Fayda” başlıklı blog yazımın dipnotunda belirttiğim üzere; bu yazımda, kurumsal sosyal sorumluluk ve insan kaynakları etkileşimini ele alacağım.

İki farklı kavram olan “sosyal sorumluluk” ve “kurumsal sosyal sorumluluk” kavramlarında ortak payda gönüllülük olup, kurumsal sosyal sorumluluk ; toplumsal ve çevresel konuların gönüllülük esası ile Şirketin iş süreçlerine ve paydaşlarla olan etkileşimle birleştirilmesini kapsamaktadır.

Paydaş (iç-dış) tanımını “Şirketin başarısından etkilenen veya Şirketin başarısını etkileyen kişi veya gruplar” olarak belirtirsek, kurumsal sosyal sorumluluk projelerinin; topluma ve paydaşlara yönelik olup, aynı zamanda iç paydaş olan Şirket çalışanlarını da kapsadığını söyleyebiliriz.

Dolayısıyla; kurumsal sosyal sorumluluk projeleri ile hem şirket itibarının hem de paydaşlarla olan ilişkilerin güçlendiğinden bahsetmek mümkündür.

Özetle; KSS projesi içinde paydaşlar dikkate alınmamışsa projenin kurumsal değil sadece sosyal sorumluluk kapsamında “hayırsever şirket” olmak amaçlı bir proje olduğunu söyleyebiliriz.

KSS projeleri sadece sosyal sorumluluk değildir. Kurumsal yönetişimden, kurumsal kültüre kadar her şeyi kapsar ve sürdürülebilirlik ile ilgilidir.

Kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) ile İnsan Kaynakları (İK) etkileşimine baktığımızda; birçok hedefi olan İK’nın stratejik nihai hedefini “çalışanların motivasyonunu ve memnuniyetini artırmak” olarak belirtirsek, KSS projeleri Şirket iş süreçleri uyumlu hale geldiğinde, İK açısından işyerinde uyum ve işbirliği yaratılması, örgütsel motivasyonun güçlenmesi ve çalışan bağlılığının ve memnuniyetinin arttırılması, çalışanın geliştirilmesi ve elde tutulması söz konusu olmaktadır.

Aynı şekilde İK’nın ve çalışanların paydaş olarak destek verdiği, içinde yer aldığı KSS projelerinin başarılı olması söz konusudur. Yani, KSS ile İK uygulamalarının birbirini desteklediği çift yönlü bir etkileşimden bahsedebiliriz.

  • KSS projelerinin İK süreçlerinden İşe Alma sürecine etkisi: KSS’ye verilen önemin sosyal medya veya web sitesi ile veya diğer araçlarla paydaşlara aktarılması suretiyle kurumsal itibarın artırılması ve KSS’ye destek olabilecek, KSS profili gelişmiş (KSS’ye önem ve değer veren, KSS farkındalığı ve bilgi düzeyi yüksek) nitelikli adayların işe alınması mümkündür. Ayrıca, oryantasyon sürecinde KSS projelerinin aktarımının sağlanması önem taşımaktadır.
  • KSS projelerinin Performans sürecine etkisi:  KSS katılım kriterini / KSS sosyal hedef kriterini performans değerlendirme kriteri olarak dikkate almak veya KSS kriterlerinin belirlenmesine çalışanların da dahil edilmesi suretiyle aksiyon planları geliştirmek çalışanları motive edici ve aidiyet duygusunu geliştirici, KSS’yi içselleştirici etkisi olacaktır.
  • KSS projelerinin Ücret sürecine etkisi: KSS’ye katılım sağlayanları maddi ve maddi olmayan ödüller sunmak hatta dış paydaşlarla bu ödül bilgisini paylaşmak kurumsal itibar ve çekicilik anlamında yararlı olacaktır. Burada hem KSS performansının hem de KSS katılımcılarının performansının belirleyici olduğunu belirtebiliriz.
  • KSS projelerinin Eğitim sürecine etkisi: KSS projeleri hakkında bilgi sağlayıcı, farkındalığı ve sürdürülebilirliği artırıcı eğitimlere, eğitim programlarında yer verilmesi, KSS ölçümüne yönelik eğitim kriteri belirlenmesi fayda sağlayıcı olacaktır.

Netice olarak; KSS ve İK arasında çift taraflı bir ilişki vardır diyebiliriz. Özellikle,  KSS projelerinin İK departmanında yapılması halinde;  İK’nın KSS kültürünün ve değerlerinin oluşmasını ve yaygınlaşmasını sağlayacağını, KSS projelerinin çalışanların motivasyonunu ve bağlılığını artıracağını söyleyebiliriz.

Diğer bir deyişle; İK projeleri KSS’ye olan çalışan bağlılığını artırırken, KSS’nin sosyal  İK uygulamalarının çalışanlar tarafından değer görmesini sağlayıcı etkisi olmaktadır.İK ve KSS uygulamaları birbirini desteklemekte ve karşılıklı bağımlılık durumu yaşanmaktadır. Eğer, KSS ile İK birbirini desteklemiyor ise burada KSS’nin sadece reklam aracı görevi üstlendiğini söylemek mümkündür.

KSS ile İK arasındaki etkileşim konusunda hazırladığım yedi soruluk anket geçtiğimiz hafta twitter üzerinden yayınlandı. İK’ya dair bilgi ve tecrübelerin kelimelere döküldüğü twitter sohbetinde (*) paylaştığımız anket sonuçlarını sizlerle de paylaşmak istedim.

Ankete katılanların;

%74’ü KSS’nin  çalışanın Şirkete  bağlılığını artırdığını,

%60ı KSS’nin en çok Performans sürecini etkilediğini,

%5 ‘i KSS’nin en az Ücretlendirme sürecini etkilediğini,

%60’ı KSS projelerinin  İK’da yapıldığını ama bu oranın  %90’larda olması gerektiğini,

%75’i KSS’nin reklam aracı olduğunu,

%95’i KSS’nin Şirketin imajının korunmasında rolü olduğunu,

%70’ihalen çalıştığı Şirkette KSS olmadığını,

%56’sıdaha önceçalıştığı Şirkette KSS projesi olduğunu,

belirtmişlerdir. 

(*) (her çarşamba 21:00-22:00 saatleri arasında / #4.Boyut Akademi ve #4BoyutluİK organizasyonuyla)

İK Bloglarının Önemi

İK Pencerem blogumu oluşturma amacımı; “insan kaynaklarına ve insana” dair gördüklerimi, öğrendiklerimi, anladıklarımı paylaşarak; insan kaynakları yönetimi konusuyla ilgilenenlere ve İK’nın merkezindeki “insana” yararlı olmak olarak belirlemiştim.

Koşar adım sürdürdüğümüz hayatımız içerisinde “kendimize gerçekten ait olan zaman ne kadar?” sorusunun cevabı, bence kendi kendimize kaldığımızda yaptıklarımız ve düşündüklerimizdir.

Bu açıdan baktığımda; İK blogumda yazdıklarıma göz atmayı, neler yazabilirim diye düşünmeyi, yeni bir yazı yazarken defalarca değişiklik yapmayı, yazdığım yazıya gelen bir yorum/beğeni ile cesaretlenmeyi kendime ait anlardan birisi olarak görüyorum.

Her ne kadar İK blog sayfası oluşturmak, kendimize ait anlardan biri olsa da aslında yazdığımız yazı; paylaştığımız haber; yaptığımız bir değerlendirme, gözlemlerimiz, yayınladığımız bir fotoğraf, sunum, grafik: internet üzerinden sadece Türkiye’ye değil dünyaya ulaşabilmektedir.

Dolayısıyla; İK blogunun hem kişisel hem de evrensel bir niteliği olduğunu söyleyebiliriz.

İK blogları bazen İK’ya gönül veren amatöre, profesyonele, akademisyene; bazen İK eğitimini hedeflemiş öğrenciye; bazen İK ile ilgilenmeyen ama araştırdığı bir konuyla ilgili olarak veya tesadüfen kendisini İK bloglarında bulan insanlara; yani hem kendi ülkemizdeki hem de diğer ülkelerdeki insanların hayatına dokunmaya vesile olmaktadır.

Dolayısıyla, İK bloglarının hem mesleki açıdan hem de insani açıdan gerekli ve önemli olduğunu düşünüyorum.

2014 yılından itibaren her ay hazırlanan ve en son Aralık 2018 itibariyle güncellenen listeye göre, halen 203 İK blogu bulunmaktadır. Bu sayı her ay değişmektedir.

Geçtiğimiz günlerde; “Bloggerlara ne oldu?” sorusuna cevap arayan “Meslek Dayanışması” başlığındaki yazı iki ayrı İK blogunda aynı anda yayınlandı. Tespitler şöyle;

  • Bazı bloggerlar iş hayatında yaşadıklarını tamamen yazdıklarına yansıtamadıkları için kendilerini sorgulayıp yazmayı bıraktılar.
  • Bazı bloggerlar blog yazılarının iş hayatında mobbing konusu olmasına ve yazdıklarının çalışma ortamını etkilemesi sonucu yazmayı bıraktılar.
  • Bazı bloggerlar sıkıldıkları, tükendikleri için ve hayat onlara başka yollar çizdiği için yazmayı bıraktılar.
  • Bazı bloggerlar ise isteklendirme kaynaklarına ve eleştirilere karşı yazmayı bıraktılar.
  • Bazı bloggerlar ise blogunu amaç mı araç mı olduğunu netleştiremedikleri için yazmayı bıraktılar.

Tabii ki tespitlere katılmamak mümkün değil.

Eğer, gelecek nesillere yaşanabilecek bir dünya bırakmak amacının karşılığı “sürdürülebilirlik” kavramı ise; bence İK bloglarındaki yazı ve sayfalarda kişisel ve mesleki deneyimlerin, bilgi birikiminin, fikir ve düşüncelerin farklı bakış açılarından paylaşılması gelecek nesillere ışık tutmaktadır. Yaptığımız işler, yazdığımız yazılar, sarf ettiğimiz cümleler de geleceğe mirasımızdır aynı zamanda.

Öyle sanıyorum ki; kişisel, toplumsal, kurumsal, teknolojik trendler ve diğer sebepler İK bloglarının sürdürülebilirliğini kesintiye uğratsa da; her şeye rağmen İK bloglarında paylaşılan bilgi, tecrübe ve deneyimlerin, anıların, değerlendirmelerin, fikirlerin; insanların hayatına değer kattığını, geleceğe miras olduğunu unutmamamız gerekiyor.

“Sosyal Fayda” üzerine…

Ailemiz, işimiz, dostumuz, aşkımız, yaşadığımız şehir, okuduğumuz bir kitap, söylediğimiz bir şarkı, duyduğumuz bir şiir, kurduğumuz bir hayal, yarattığımız bir sanat eseri, evimizdeki muhabbet kuşu, kedimiz, çevremize iyilik yapmak, sosyal sorumlulukları yerine getirmek; hayatın koşuşturması içerisinde ne olursa olsun sımsıkı tutunup asla vazgeçmeyeceğimiz, her şeye rağmen hiç bırakmayacağımız, tutunacağımız hayat dallarından bazılarıdır…

“Hayat aslında anlamsız bir bulanıklıktır ama ona anlam katabilmek gerekir. Mutlaka bir tercihiniz olmalı, ona dayanmalı, onun için mücadele etmelisiniz (*) sözünde olduğu gibi hayatta tutunduğumuz dallar, aynı zamanda uğrunda mücadele ettiğimiz tercihlerdir.

Eğer tüm canlılara iyilik yapıyor ve yaşadığımız toplumun gelişmesine gönüllü olarak katkıda bulunabiliyorsak; hayat dallarımızdan olan hayatımızı anlamlı kılan tercihlerimizden birisini yerine getirmiş olmaktayız. Dolayısıyla; bireysel anlamda sosyal sorumluluğumuzu yerine getirdiğimizde sosyal fayda sağlamış oluruz.

Sosyal fayda ve iyilik yapma konusunda birçok web sitesine ulaşmak mümkün olup; bilgi yoğunluğunun, bilgi dağınıklılığının olduğu bir ortamda iyilik adına, sosyal fayda adına hem iyi şeyler yapanların olduğunu görmek hem de daha yapılacak iyi şeylerin olduğuna inanmak ve farkındalık sağlamak çok önemli bir husustur.

Sosyal fayda ve sosyal fayda haberlerine ilişkin en yeni sitelerden “BİDESTEK” ve “İYİ HABER VER” web sitelerini; sosyal fayda seçeneklerini öğrenmek ve iyi haberleri takip etmek için önermek isterim.

Ayrıca; 2030 yılında içinde yaşamak istediğimiz dünyayı keşfetmek için, dünyamızı daha yaşanır kılmak için, teknolojinin potansiyelinden nasıl yararlanabileceğimizi konu eden ve üç ay önce gerçekleştirilen  SOSYAL FAYDA ZİRVESİ oturum videolarını izleyebilirsiniz.

Not: Sosyal fayda yaratan kurumsal sosyal sorumluluk projelerinin insan kaynaklarına etkisine dair bir yazı pek yakında burada…:))

(*) Albert Camus

Hayata dair…

Bazen yüreğimizin derinliklerinde hissettiğimiz dile gelmesi kolay olmayan duygu  ve düşüncelerimizi anlatmaya uygun cümleler bulmakta zorlanırız…

Hani denize dalıp, dipte  ayağınızın kuma değmesi ve nefesinizin tükenmesiyle birlikte biran önce suyun yüzeyine çıkma isteği gibi … uykunuzda tüm gücünüzle seslenmenize rağmen sesinizin duyulmaması gibi…

Ailemde yaşadığım her kayıpta duyduğum üzüntü ile tekrar tekrar yaşadığım dibe vurma ve her defasında tekrar tekrar hayata tutunmaya çalışmak… Sesim duyulana kadar seslenmeye devam etmek…

Doğmak, yaşamak ve ölmek  arasında gidip gelen anlatılması çok zor karmaşık duygular…

Kim bilir? Belki de sadece büyük harflerle bir “HİÇ” yazmak yeterli olur, böylesi durumlarda…

İşte bu duygular içindeyken, MASA dergisinde karşılaştığım aşağıdaki cümleler  bana tercüman oldu.

“… Gitmez dediğin gider, kalmaz dediğin kalır. Olmaz dediğin her şey aniden olur. Sevmem dediğini severken bulursun kendini, sevmekten vazgeçemem dediğini yererken… Ve överken düşman bellediğin birinin bir düşüncesini. Yaşayamam dediğin yerde yaşarsın, ölürüm dediğin acıdan çıkarsın, kapanmaz dediğin yarayı unutursun. Sınırlar çizersin, sonra aşarsın bir bir çizdiğin sınırları. Yeri gelir aşmam dediğin çizgiden taşarsın bile. Aklında hiç olmayan belirir yanında, yanında hiç olmayan çıkar gider aklından ve aklından hiç çıkmayanı bırakırsın bir gün, bir yük gibi kenara. Yük gibi geleni mumla ararsın, mumla aradığınsa yük olur omuzlarına.

Her şeyin bir doğma, her şeyin bir olgunlaşma ve her şeyin bir bozulma süreci vardır. Kısacası her şeyin var olma ve yok olma vadesi…

Hayat ve doğa bize bunu anlatır…

Mümkünlerin kıyısında olduğunu anladığın büyülü bir bilgidir bu kabulleniş. Derin bir nefesle keskin bir ferahlama gibidir, yaksa da ciğerini iyi hissettirir. Bu bilgiyi alıp idrak edince bir büyünün içinde hissedersin. Şaşırmaların ötesine, mutsuzlukların berisine bir yol kurar, kendine de bir rota çizersin. Biri sihirli bir değnekle kalbine dokunup ruhuna  pırıltılar saçmışçasına yumuşar benliğin. Öfke, nefret, hınç, kin… Kötü olan ne varsa hepsini, hepsini bir kenara itersin. İyileştirici bir düşüncedir  bu, rahatlatıcı ve içindeki iyiyi gıdıklayıcı bir etki yaratır. Mucizenin varlığı tartışılır elbette, ama varsa şayet, muhakkak ki bu rahatlama da tıpkı doğa gibi bir mucize etkisi taşır…”

Her şeye rağmen iyiliklerimizin, umutlarımızın, hayallerimizin, huzurumuzun, başarılarımızın, sevgimizin çoğaldığı ve sevdiklerimize sıkı sıkı sarılacağımız, birbirimiz için yaşayacağımız bir 2019 yılı temenni ediyorum.